Fotoğrafçılık Dersleri Kasım 2014

cameraobscuraMilattan önce 5. yüzyılda karanlık bir ortama açılan küçük bir delikten giren ışığın dışarıda bulunan görüntünün bir yansımasını meydana getirdiği bilgisi Çinli düşünür Mo Ti tarafından yazılmıştır. MÖ 4. yüzyılda Aristo da ışığın bu ilkesi ile igilenen düşünürlerdendi ve tariflediği sisteme “camera obscura” adını vermiştir. Sekizinci yüzyılda ise Cabir İbni Hayyan adlı bir Arap ilim adamı Gümüş Nitrat’ın güneş ışığı etkisiyle karardığını buldu. Camera obscura ile gümüşün ışıkta kararması gerçeği, fotoğrafın elde edilişine kadar uzun bir süre bilim tarihinin sayfalarında beklemede kaldı. Arada yer alan pek çok gelişmeye rağmen fotoğrafın elde edilmesi 19. Yüzyılı buldu.

19. Yüzyıla gelindiğinde Thomas Wedgwood fotoğraf elde etme fikrini somut adıma dönüştüren ilk isim oldu. Thomas Wedgwood’un; “gümüş ışıkla etkileştiğinde kararır” ilkesinden hareketle, o dönemde ressamların kullandığı “camera obscura” nın içine gümüş kaplı bir levha yerleştirme düşüncesi gerçek anlamda fotoğraf elde etme fikrinin balangıcı olmuştur. Kuramsal çıkarımları tümüyle doğru olmasına karşın, denemelerindeki ışıklama süresinin çok uzun olması, oluşan görüntüdeki kararmayı durduramaması ve 1805 yılında genç yaştaki (34 yaşında) ölümü nedeniyle neticeye ulaşamamıştır.

ilk foto

Niepce’nin ilk fotoğraflarından. Günümüze ulaşan ilk fotoğraf budur.

Thomas Wedgwood’un  çağdaşı olan Fransız Joseph Nicéphore Niepce onun bu amacına ulaşmayı başaran ilk isim oldu. 1813’de Joseph Nicéphore Niepce ışığa duyarlı bir levha üzerinde, kalıcı görüntüler elde etmeyi başardı. Ancak bu görüntüler bugün ki anlamda fotoğraftan henüz uzaktı.

1822’de Niepce camera obscura kullanarak görüntüyü kurşun-kalay alaşımı özel bir plakaya düşürdü. Bu plaka bitümen (bir tür asfalt) denilen ışığa duyarlı bir maddeyle kaplıydı. Biraz bulanık olan görüntünün oluşması için 8 saat beklemek gerekiyordu. Niepce’in bu yöntemle 1826’da çektiği fotoğrafı günümüze kadar ulaşabilmiş ilk fotoğraf olarak tarihe geçmiş bulunmaktadır.

1826 yılında Fransız mucit Joseph Nicéphore Niepce‘in çektiği ilk fotoğraftan günümüze kadar geçen 188 yıllık zaman zarfında fotoğraf olgusunda ve makinelerinde çok büyük gelişmeler yaşanmış olmasına rağmen fotoğrafın temel mantığında köklü bir değişimin olmamıştır. Filmin yerini dijital sensörün almış olması da bu gerçeği değiştirmemektedir.  Fotoğrafçılıkta ışığın kaydedildiği yüzey değişmiş, makine ve objektifler oldukça gelişmiş olsa da makinenin içine giren görüntüyü etkileyen ana prensipler değişmemiştir.  Bu nedenle fotoğrafın nasıl elde edildiğini anlamak, fotoğraf çekmenin temel mantığını kavrayabilmek için  gereklidir diye düşünüyorum. Sistemin nasıl işlediğini anlamak, bundan sonraki etaplarda bizim daha hızlı ve başarılı fotoğraflar elde etmemize yardımcı olacak.

19. yy.’da Thomas Wedgwood’un camera obscuara’da Gümüş nitratlı levha kullanarak fotoğraf elde etme deneyiminde başarısız olması, fotoğrafçılığın günümüzde de en önemli kavramlardan olan iki konusunu  yakından ilgilendirmektedir. İşte  doğru pozlandırmaya ulaşmak için gerekli olan ve önemle üzerinde durmaya çalıştığım bu üç  temel konudan birincisi fotoğrafın oluştuğu yüzeyin ışığa hassasiyeti, ikincisi bu yüzeye düşecek olan ışığın şiddeti, üçüncüsü ise ışığın bu yüzey üzerine ne kadar süre ile düşeceğidir.

(Pozlandırma: Fotoğrafı elde etmek için gerekli olan perde açılıp kapanma hızı ve diyafram açıklığının miktarı ile belirlenen ayarların tamamı).

Joseph Nicéphore Niepce ilk fotoğrafını 8 saat süreyle pozlandırmıştı. Günümüzde ise aynı manzara milisaniye ile ifade edilen  sürelerde fotoğraflanmaktadır. Bu pozlama süresindeki farklılığın nedeni; kullanılan o tarihteki yüzey ile günümüzdeki yüzeylerin ışığa hassasiyetlerindeki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Bu konu ile ilgili söylenecek çok şey olmasına karşın, makinelerinizde yer alan ISO değerinden bahsederken bu bilgiyi ileride tekrar kullanacağımızı hatırlatmak istiyorum.

Fotoğrafın temel mantığını anlamak adına birkaç soru ile konumuza devam edelim;

Ortam aydınlığı farklı farklı olmasına rağmen, nasıl ve neden, tüm normal pozlanmış fotoğraflarda eşit sayılabilecek bir ışıklılık düzeyi oluşmaktadır?

Neden bazı fotoğrafları gördüğümüzde parlak veya karanlık çıkmış deriz ve bunların çekimlerinde hata olduğunu fark ederiz? Daha doğrusu, olması gereken ışıklılık düzeyi nedir ki biz bunu kendiliğinden tahmin edebilmekteyiz?

Neden bazı fotoğraflarda gözümüzün algıladığının aksine bazı bölgeler güzel aydınlanmış görünürken bazı bölgeler çok koyu oluşmakta ya da tersi olmaktadır? Özellikle parlak güneşli bir anda, gölgede kalan yerler neden çok koyu çıkmakta ama gözümüz böyle görmemektedir?

Neden bazı fotoğraflarda netlik yaptığımız obje net göründüğü halde, arka ya da önde bulunan objeler bulanık olmaktadır?

Sorular daha da çoğaltılabilir. Ancak temel mantığı anlamak adına yeterli olacak bu soruların cevaplarına kısaca bakmaya çalışalım;

Fotoğraf makinelerinin çalışma prensibi ortam ışığı ne olursa olsun film ya da sensör yüzeyinin birim alanına düşecek olan ışığın şiddetine göre daima eşit seviyede bir enerji elde edecek şekilde tasarlanmıştır. Bunu etkileyen 3 temel husus vardır. Bunlar;

  • Film ya da sensörün ışığa hassasiyeti olarak özetlenebilecek olan ISO( =ASA) değeri,
  • Görüntünün yüzeye düşme süresini ayarlayan Obtüratör (=Shutter) denen, açılıp kapanan perde ki hız değerine enstantane denilmektedir,
  • Açıldığında ışığı daha çok geçiren, kısıldığında ise ışığı azaltan ve objektifin içinde bulunan diyafram. (Not: Diyafram, makine gövdesinin değil, objektifin bir elemanıdır).

Bu bilgilerden sonra genel olarak fotoğrafı etkileyen ve birbirlerine bir denklemle bağlı olan bu bu üç hususa bir de ortamın kendi ışığını eklememiz gerekir.  Zira bu da bir değişkendir ve suni aydınlatma (ya da karartma) ile değiştirilebileceği gibi, manzara fotoğraflarında olduğu üzere, farklı saatlerde ve mevsimlerde güneşin ve bulutların durumuna göre de değişecektir. Bir oda içinde flaş veya lamba kullanarak aydınlatma yapmamız mümkün olduğu halde, bir manzara fotoğrafında ortamı aydınlatmamız ya da karartmamız bizim tarafımızdan mümkün değildir. Öte yandan kullandığımız lensin (objektifin) ışık geçirgenliği, camlarının kaplama kalitesi, filtre kullanıp kullanmama gibi hususlar da makine içine girecek olan ışık şiddetini etkileyen diğer hususlardır.

Şu halde fotoğraf olarak gördüğümüz şeyin ışıklılık değeri; Ortam Işığının Enerjisi, Enstantane Değeri, Diyafram değeri, ISO Değeri ile ilişkili olup bunların birbiri ile çarpım ve bölüm işlemleri ile kabaca özetlenebilecek olan ve birbiri ile ilişkilerini ileride bahsedeceğim bir formülle tariflenebilir. Bu denklemde değişmeyen veya en azından, belli bir aralıkta bulunması gereken şey; fotoğrafın sonuçtaki ışıklılık düzeyidir (ne koyu ne de parlak olacak şekilde).  İşte bunu sağlamak üzere, günümüzde makinelerin içine Pozometre denen ve ortam ışığını ölçen cihazlar yerleştirilmiştir. Gelişmiş makinelerde bu pozometrenin algıladığı ışık miktarına göre, makineye verilmesi gereken diyafram ve perde hızı ayarları hesaplanmakta ve ekrana yansıtılmaktadır. Günümüzde artık basit makine gibi görünse de cep telefonlarının fotoğraf makineleri dahi tüm makinelerde pozometre mevcuttur. Bu ayarlar doğru yapılmazsa yanlış ışıklandırma sonucu parlak yada koyu olan  fotoğraflar elde edilecektir.

pozkıyas

Günümüzdeki makineler otomatik modlarında (yeşil renkli kamera işareti ya da Auto yazısı olan ayar vb.) bu ayarlamaları kendisi yapmaktadır. Ancak bu ayar, her koşulda en doğru ve ideal olan değildir. Makineniz compact denen basit makinelerden değilse, kaliteli ve başarılı fotoğraflar için bu mod kullanılmamalıdır. Eğer compact makineniz varsa zaten bahsettiğim ayarlara siz müdahale edemezsiniz, ölçtüğü ışığa göre tüm ayarları makine kendisi yapar. (Bu makinelerle de sıra dışı ve çok başarılı fotoğraflar elde edilemez.)

Fotoğraf filmleri yada sensörleri homojen olmayan ışık koşullarında, görüntüyü algılama bakımından insan gözüne kıyasla yetersizdir. Yani aydınlık alandan yapılan ölçümle çekim yapılırsa zayıf ışıklı alan aşırı koyu kalır ve siyah çıkar ya da koyu alana göre ayar yapılırsa aydınlık alan aşırı parlak oluşarak bembeyaz olur. Orta bir değer vermeye çalışırsanız her iki alan da kötü çıkacaktır. Bu konu, fotoğraf olgusunun en hassas alanı ve zaafıdır. Ancak günümüzde dijital fotoğraflarda bu sorun HDR (High Dynamic Range) denen dijital müdahale ile bilgisayar ortamında aşılabilmektedir. (Bu konu ayrı bir ders konusu olup üst düzey fotoğraf tekniğine sahip kişilere hitap etmektedir. Bu işlemde; normal, daha aydınlık  ve daha karanlık olacak şekilde en az 3 fotoğraf çekilip, bu fotoğraflar özel programlar yardımıyla işlenir ve her 3 fotoğrafın ideal ışıklı yerleri kullanılarak sonuçta homojen aydınlanmış bir fotoğraf elde edilir. Bu 3 fotoğrafı çekerken tripod ve uzaktan kumanda kullanılması da bir zorunluluktur).

Gelelim son soruya. Bahsedilen net olan ve olmayan objeler konusu; “Net Alan Derinliği” olarak adlandırılan bir konu ile ilişkili olup;

  • diyafram değeri,
  • objektifin görüş açısı (odak çapı) ve
  • makine ile esas obje arasındaki mesafe

ile ilişkili bir hadisedir ki bu da apayrı bir ders konusudur.

Gördüğünüz üzere şu ana kadar sadece fotoğrafın ışık ile olan ilişkisine dair bilgiler edindik. Fotoğraf makinelerinin günümüzdeki yapıları ve çeşitleri, objektifler, filtreler, flaşlar, aydınlatma sistemleri gibi diğer elemanlarla, değişik konu ve kompozisyona dair bilgilere hiç yer vermedik. Özellikle dijital fotoğrafçılık konusu çok farklı bir alan olup, bu alanda ayrı bir eğitim gereklidir. Gerek çekim öncesi gerekse çekim sonrası yapılacak müdahaleler adına dijital fotoğrafçılık çok geniş bir ufuk açmıştır ve yüzlerce program sayesinde hayallerin ötesine geçmek mümkün olmuştur.

Güzel fotoğraf elde etmek için bilmemiz gereken asıl konular, ne yazık ki çok daha ileride ele alınabilecek hususlardır. İster dijital, ister filmli olsun tüm makineler için evrensel olan bu bilgilere sahip olunmadan iyi bir fotoğrafçı olunamaz. Bu nedenle takip eden derslerde bu temel kavramları ve fotoğraf makineleri hakkındaki bilgileri çekim tekniklerine uygun bir şekilde aktarmaya çalışacağım.

Genel bilgiler:

Bu derste fotoğraf makinesi olarak sadece dijital fotoğraf makineleri ele alınacak olup, filmli makineler hakkında bilgi ihtiyacı olanlar https://drbegendik.wordpress.com/2014/11/20/temel-bilgiler/ adresinde yer alan “Temel Bilgiler” başlıklı ders notlarımı okuyabilirler.

Dersin ilerleyen konularında karşımıza gelecek olan bazı terimleri şimdiden açıklamanın uygun olacağını düşünüyorum özellikle SLR kavramı, ayna, vizör, sensör, deklanşör, diyafram, perde( obtüratör=shutter), kadraj gibi kavramlar bunlardan birkaçıdır.

SLR: Single Lens Reflex terimlerinin kısaltmasıdır. En kaba ifadeyle bu makinelerde, bizim baktığımız vizöre gelen görüntü ile film ya da sensör üzerine düşen görüntü aynı yerden, yani objektiften gelmektedir. Objektifin makine içine topladığı görüntü bir ayna üzerine düşerek yukarı doğru yönlendirilir. Burada yer alan pentaprizma sistemi ile görüntü vizör dediğimiz bakaca iletilir. Çekim sırasında deklanşöre basılınca önce ayna sistemi yukarı kalkarak, sensörün önünden çekilir ve aynı anda perde (obturatör=shutter) de açılarak objektiften gelen görüntü sensör üzerine düşmeye başlar. Çekim süresi tamamlanınca obturatör kapanır ve ayna eski konumunu alır. Bu süreç zarfında vizöre gelen görüntü kesilir. Özellikle gece çekimi gibi uzun pozlama yapılan çekimlerde bu konu önemli bir dezavantaj oluşturur. Çekim süresince vizörden herhangi bir görüntü görmemiz mümkün değildir. Bir diğer husus da ayna kalkarken makinede önemli bir sarsıntıya neden olur ve ses çıkarır.

slr-ayna-sistemi

dslr1

Çözünürlük: Dijital fotoğraf makinelerinde, lens ve sensörün yanısıra üçüncü önemli etken çözünürlüktür. Çözünürlük derken resmin (yani aslında sensörün) sahip olduğu piksel (noktacık) sayısı anlatılır. Görüntü kalitesi için en önemli göstergenin megapiksel sayısı olduğu yolunda yanlış bir kanaat vardır. Oysa megapiksel esas itibariyle görüntünün ne büyüklükte olacağını belirler.  Yüksek megapiksel, mutlak olarak yüksek resim kalitesi anlamına gelmez. Renk ve ton işleme (yani yazılım) gibi unsurlar da hayati rol oynayabilirler. Piksel sayısının artması size iki şey kazandırır: Bir karede daha fazla ayrıntı yakalayabilmek ve tonda daha pürüzsüz geçişleri kaydedebilmek (esasen bu da bir çeşit fazla ayrıntı demektir). Kulağınıza bunlar “kalite” olarak çalınsa da, herhangi bir baskı (örneğin 10x15cm) boyutunda görebileceğiniz ayrıntı miktarı bellidir. Görüntüye bürünmeyen fazladan ayrıntının da size bir faydası olmaz. 10×15 cm’lik fotoğraf kalitesinde bir baskı için en az 1 megapiksellik bir makine gerekir. 3 megapiksellik bir makineyle 20×25 cm ve hatta daha büyük baskılar elde edebilirsiniz. Artan megapiksel sayısı daha büyük baskılara olanak sağlar. Ancak, 6 megapiksellik bir makineyle çekilmiş bir fotoğrafın 13×18 cm boyutunda bir baskısının 3 megapiksellik bir makineden daha iyi olacağı söylenemez. Çünkü 3 megapiksellik bir makine bu baskı için gereken detayı zaten yakalar. İşte bu noktada resmin kalitesi ancak lens ve sensör kalitesiyle farkedebilir.

İnterpolasyon ve Gerçek Pixel: Bazan fotoğraf makineleri için verilen megapiksel değerinin “CCD çözünürlüğü” şeklinde tanımlandığını görürüz. Aslında makinenin çözünürlüğü (megapikseli) sensörün yani CCD’nin çözünürlüğü demektir. Bu çözünürlük yukarıda bahsi geçen piksel filtresini büyüklüğü belirler. Bunun anlamı şudur: CCD sensör ne kadar büyük olursa, yorumlayabileceği piksel sayısı da o kadar yükselecektir. (Bazı ucuz markalar kullanıcıyı cezbetmek için makinenin megapikselini yüksek göstermek için örneğin “interpolasyonla 6MP” şeklinde yazarken hemen altında daha küçük boyutta CCD çözünürlüğünü örneğin 3MP olarak yazarlar. Bu aslında bir pazarlama hilesinden başka birşey değildir.

0115Fokal Çarpan: Üretilen ilk DSLR’lerin sensörleri 35’lik filmden daha küçüktü. İşte bu küçük algılayıcıların 35mm’lik filme göre ne kadar küçük olduğunu belirten sayıya da kesme çarpanı denilmeye başlandı.

Bu görselde günümüz dijital fotoğraf makinelerinin kullandığı görüntü algılayıcı boyutlarının 35mm’lik filme (’35mm tam-kare’ ile gösterilen) göre karşılaştırmasını görebilirsiniz. 1/2.5″ olarak geçen algılayıcı elinizdeki kompakt fotoğraf makinesinda muhtemelen yer alıyor (çoğu Canon Powershot, Nikon Coolpix, Fuji Finepix modelleri vs.). DSLR’ler ile aralarındaki boyut farkı görebildiğiniz gibi ciddi boyutlarda. Kimi kompakt fotoğraf makineleri 1/2.5″ lik algılayıcılara göre biraz daha büyük ama DSLR’lara göre hala çok küçük olan 1/1.7″ algılayıcıyı kullanmakta.

ISO: ‘International Standarts of Organisation’ yani ‘Uluslararası Standartlık Örgütü’nün kısaltmasıdır. Analog makina dönemlerde ise ASA, American Standarts Association (Amerikan Standartlar Enstitüsü) veya DIN, Deutsches Institut für Normung (Alman Standartlar Enstitüsü) kısaltmalarıyla ifade edilmekteydi. Günümüzde aynı kavram ISO ile ifade edilmektedir. Fotoğrafçılıkta ISO ile kastedilen ISO Speed’dir.

ISO’nun manası sensörün ışığa olan hassasiyetidir. Günümüzde genel olarak ISO değerleri genellikle 50-100 ile başlar ve Canon 6D gibi makinelerde 102.400 değerine kadar ulaşmıştır. Yüksek ISO değerlerinde, sensörlere gönderilen voltaj arttığı için transistörlerin ısınması yüzünden fotoğrafta gürültü (noise) görünmeye başlamaktadır. ISO performansı açısından en başarılı makineler halen Canon tarafından üretilmektedir ve yüksek ISO değerlerinde daha az noise oluştururlar.

v2-iso160_thumb

160 ISO Düşük ISO=Daha az noise(gürültü).

v2-iso6400_thumb

6400 ISO Yüksek ISO=Daha fazla noise(gürültü).

 

Çekim sırasında en temel 3 ayardan birini ISO değeri oluşturur. Bu 3 Temel ayar:

  1. ISO değeri
  2. Enstantane denen perde hızı,
  3. Diyafram açıklığıdır.

Makine içindeki pozometre, ISO’yu yani sensörün ışığa olan hassasiyetini referans alarak, perde hızının ve diyafram değerinin ne olacağını belirler. Belirlenen bu değerleri çekim koşulları, konunun özellikleri ve bizim fotoğrafta elde etmek istediğimiz çeşitli hususlara göre yeniden düzenleriz. ISO’yu yükselttikçe perde hızını da yükseltebilme ya da diyaframı daha da kısabilme imkanı elde ederiz. Hedeflediğimiz hız ayarını dikkate alarak mümkün olan en düşük ISO değerini kullanarak çekimlere devam etmek en uygun olanıdır. Zira ISO yükseldikçe noise oluşumu artacaktır. Bu itibarla çekime başlamadan önce mutlaka ISO değerimizin kaç olduğu kontrol edilmeli ve çalışacağımız ortam için mümkün olacak en düşük ISO değeri ayarlanarak çekimlere başlanmalıdır.

Peki ortam için yeterli olan en düşük ISO değerini nasıl bileceğiz? Tripod kullanmadan elle çekim yaparken görüntüyü titretmeden kullanabileceğimiz en yavaş çekim hızı 1/60 sn’dir. Deneyimli bir fotoğrafçı 1/30 sn enstantane hızında da görüntüyü bulanıklaştırmadan çekim yapabilir. Ama 1/15 sn ve uzun perde sürelerinde kimse çekimi başaramaz. O nedenle ortam ışığı; hız değerimizi 1/60 sn’nin altına inmemize müsaade etmiyorsa (yani karanlıksa) ISO değerimizi yükselterek, sensörün ışığa hassasiyetini yükseltiriz ve böylece daha hızlı perde sürelerinde çekimi gerçekleştirebiliriz.

Kadraj (çerçeveleme):  Fotoğraf makinesinin vizöründe görünen görüntüdür. Yani çekeceğimiz fotoğraf karesinin içine dahil edilen her şey kadrajdır.

Dijital Fotoğraf Makinelerinin Sınıflandırılması:

Günümüzde dijital fotoğraf makinelerini 8 grupta incelemek mümkündür.

1. Basit Kompakt: Cep telefonlarında ve yer alan ve optik zoom özelliği bulunmayan, tamamen otomatik ayarlarla kullanılan basit yapılı makinelerdir.

135176169-1-canon_powershot_a2550_siyah_dijital_fotograf_makin2. Kompakt: Objektif ve gövde tek parçadır. Objektifleri optik zoom yapacak şekilde üretilir (3X, 5X, 10X gibi). Tamamiyle amatör kullanım için tasarlandıklarından üzerlerinde manuel ayarlara imkan tanıyan ayar düğmeleri bulunmaz. Otomatik ve sahne (scene) ağırlıklı çekim yaparlar. Bu makinelerin malzeme kaliteleri DSLR’lere göre düşüktür. Bu husus sensörlerinde de kendini gösterir. Çözünürlükleri aynı olsa bile kompakt makine ile SLR makinenin sensörleri aynı değildir. Kompaktlarda daha küçük boyutlarda sensör kullanılmıştır. Bu durum üretim maliyetini düşürme amacına yöneliktir.

fuji_13. DSLR-like kompakt: Kompaktlardan daha gelişmiş ve iri gövdeleri mevcuttur. Gövde üzerinde aynı DSLR’ler gibi manuel ayarlara olanak tanıyan seçenekler yer alır. (P A S M modları). Objektif ve gövde birbirinden ayrı iki yapıdır. Sensör yapıları çoğunlukla kompaktlarda olduğu gibi küçüktür. Fujifilm XS-1 modeli gibi bazı modellerde, daha büyük sensör kullanan DSLR-lke kompakt makineler de vardır. Ne kadar gelişmiş olursa olsun bir DSLR kalitesini ve başarısını yakalayamazlar. Özellikle diyafram değerleri kaliteli objektiflerin çok gerisindedir.


28fe4-canon-1100d-vs-nikon-d3100compare4. DSLR (Dijital SLR):
SLR’lerden tek farkı film yerine sensör bulunmasıdır. Bu nedenle Dijitall SLR (DSLR) olarak adlandırılırlar. Bu makinelerde amaca yönelik olarak gerekli olan objektifler ayrı ayrı satın alınmalıdır. Profesyonel amaçlar için üretildiklerinden tüm çekim modları mevcuttur. Kompakt makinelere daha büyük sensöre sahiptirler. Bu husus daha kaliteli görüntü elde edilmesini sağlarken özellikle yüksek ISO değerlerinde daha az noise (gürültü) oluşumuna neden olur. Sensör boyu 35’lik film boyutunda olan makinelere Full Frame DSLR denir. Bunların sensörlerinin boyutu 36X24 mm’dir. Full Frame olmayan SLR’lerde 1,5-1,6 katı küçük sensör kullanılmıştır. Bu sensörler APS-C sensör olarak adlandırılır. (Advanced Photo System type-C)

canon-6d

Full Frame Canon 6D

D3S_1073-1200

Full Frame Nikon D810

D3S_9572-1200

Full Frame Sony SLT A99

 

 

DSLR’ler de gerek lens sistemleri olsun, gerek gövde yapıları olsun, filmli dönemdeki benzerlerinden türetildiler. Üretilen ilk DSLR; Kodak DSC 100’dür. 1991 yılında Kodak firması bu makinede Nikon F3 gövdesine 1.3 MP çözünürlüğe sahip 14×9.3mm’lik görüntü algılayıcı ekledi. Yani 35mm’lik filmin köşegen uzunluğu bunun 2.6 katıydı. (Fokal çarpanı 2,6 idi).

Uzun bir süre Kodak DSC serisi ile bu alanda yalnız kaldı. 1999′da Nikon profesyonellere yönelik D1 modeli ile pazara merhaba derken, 2000 yılında Fuji SX1 Pro modeli ile profesyonel olmayan kullanıcılara da DSLR pazarının kapılarını açmış oldu. Canon ise 2001 yılında profesyonellere yönelik EOS-1D modelini sundu. DSLR pazararını tümüyle değiştiren ve bugün ucuza DSLR alınabilmesini sağlayan firma ise Canon oldu. 2003 yılında 1000$ barajının altına 999$ fiyat etiketine sahip EOS 300D modeli ile geçen Canon, diğer firmaların da rekabetçi fiyatlarla ürün çıkarmalarına öncülük etti. Kodak DSC100′den sonra gelen modeller de yine 35mm’lik filme göre daha küçük görüntü algılayıcıları kullandılar.

12MP’lik 5 farklı fotoğraf makinesini ele alalım: Canon EOS 5D, Nikon D90, Canon EOS-450D, Olympus E-620 ve Canon PowerShot SD960 IS.

0116

Bu tablodan da görebildiğimiz gibi, Canon’un hem kompakt sınıftaki PowerShot SD960 IS modelinde, hem de tam-kare algılayıcılı DSLR modeli olan EOS 5D’sinde hemen hemen aynı piksel sayısına sahip algılayıcılar kullanmış. Bu durumda yaklaşık 12MP’lik çözünürlük sunan iki fotoğraf makinesinin benzer görüntü kalitesine sahip olması beklenebilir mi? Elbette hayır! EOS 5D’nin algılayıcısının toplam yüzey alanı 960IS’inkinin yaklaşık 30 katı! Kabaca EOS 5D’nin her bir pikseli 960IS’in her bir pikselin 30 katı büyüklüğe sahip diyebiliriz. Yukarıdaki tabloda dördüncü sütunda yer alan birim alandaki MP değerine yani piksel yoğunluğuna baktığımızda zaten herşey gayet net olarak ortada.


dslrvscls_03dslr-vs-mirrorless-structure5. Aynasız DLSR:
DSLR’lerde yer alan ayna, makinede önemli bir boyut kaplamakta ve makinenin gerek hacminin gerekse ağırlığının artmasına neden olmaktadır. Bu nedenle üreticiler, SLR nin içinden aynayı çıkararak, optik vizör yerine dijital vizör koymak suretiyle makine boyutlarında ciddi bir küçülme hafiflik elde ettiler. Aynasızların diğer özellikleri DSLR’ler ile aynı ya da benzerdir. Küçük ve hafif oluşlarına karşın DSLR’ler gibi büyük sensörleri mevcuttur. Sensör kaliteleri DSLR’leri aratmayacak düzeydedir. Günümüzde yeni sayılabilecek bir segment olmasına rağmen, objektif çeşitliliğinin ve kalitesinin artmasıyla birlikte hızla büyüyen bir makine grubunu oluşturmuştur.


SLT-A55V_Sony_306. DSLT:
 Dijital Single Lens Translucent terimlerinin kısaltmasıdır. Sony tarafından geliştirilmiş bir sistem olup Alpha serisi makinelerinde kullanıma girmiştir. Bu cihazlarda ayna vardır ancak DSLR’lerden farklı olarak bu ayna geçirgen özelliğe sahiptir ve hareketsizdir. Yani aynı anda görüntüyü hem 45 derecelik açı ile elektronik vizör sistemine yansıtırken, aynı zamanda geçirgen özelliği nedeniyle görüntüyü arkasındaki sensör üzerine düşürmektedir. Yarı geçirgen ayna sayesinde makine daha yüksek seri çekim hızlarına ulaşabilmektedir. örneğin SLT A77 saniyede 12 tane 24 Megapiksellik fotoğraf yakalayabilmektedir. Video sırasında kesintisiz odaklama sağlar ve performansı video kameraları aratmaz. Sistemde optik vizör yoktur, onun yerine elektronik vizör bulunmaktadır. Elektronik vizör sayesinde makine sürekli canlı önizleme modundaymış gibi kullanılabiliyor. Ayarlarda yapılan tüm değişiklikler anında vizörden görülebiliyor. Beyaz dengesi, eksik veya fazla pozlama, kadraj eğikliği vs. Giriş sınıfı çoğu DSLR de olmayan %100 alan kapsaması sayesinde kadrajın tamamını görülebiliyor.

slr_slt_nex

leica-m9-rangefinder7. Rangefinder Makineler (Telemetreli Makineler): 

Ayna sistemi olmayan kompakt makinalara denir. Ayna sistemi olmadığı için çekim yaparken aynanın kalkışı sırasında yüzünden oluşacak titreşim problemi bu makinelerde yoktur ve çok daha sessiz çalışırlar. Yine ayna sistemi olmadığı için sensör ve lens arasındaki mesafe çok kısadır ve bu yüzden lensten alınacak keskinlik çok daha fazladır. SLR makinalara göre ultra  geniş açı lensleri kullanma imkanı daha fazladır.

SLR makinelerde deklanşöre basınca ayna kalktığı için görüntü bir anlık da olsa kaybolur. Rangefinderlarda bu sorun yoktur ve pozlama süresi 1/10 sn gibi bir zaman olsa bile o andaki olayı kaçırmazsınız. Bununla birlikte deklanşör gecikmesi olmadığı için de düğmeye bastığınız andaki görüntüyü mutlaka yakalarsınız.

560136de769a23a2db0b7cace318d52a8. Orta format Dijital Back’li makineler. Stüdyo tipi, büyük, tam profesyonel makinelerdir. Makine 3 yapıdan oluşur.

  • Objektif
  • Gövde
  • Dijital Back.

Sensör boyları daha büyüktür.

hasselblad-h4d200ms-body-orta-format-fotoraf-makinesi-a7aBu kategorinin en güçlü modellerinden biri olan Hasselblad H4D200MS Orta Format Fotoğraf Makinesi’nin body fiyatı 2014 tarihi itibariyle 139.000 TL’dir. Lensleri ayrıca satılmakta olup, örneğin 100 mm 2,2 diyafram açıklıklı portre lensi 9.999 TL’dir.  Bu makine 36.7 x 49.1 mm ebatlı CCD Sensöre sahip olup, çözünürlüğü 50MP’dir. İlginç olan ise ISO değerleri sadece 50, 100, 200, 400, 800’dür (Canon 6D’de ISO aralığı 100-102400’dür). Makinenin perde hızı ise 128 sn’den başlar. En yüksek hızı 1/800 sn’dir. (Canon 6D’de max perde hızı 1/4000 sn’dir).

 

4.jpg

Hasselblad’ın Sony 50MP sensörlü H5D-50c modeli Mart 2014’te satışa sunuldu. 85,147.46 TL

Şimdi bir DSLR’nin yapısını kabaca inceleyelim:

Fotoğraf makinesinin temel yapısı sekiz öğeden oluşur;

  1. Objektif,

  2. Diyafram,

  3. Ayna,

  4. Vizör Sistemi,

  5. Pozometre,

  6. Örtücü=Shutter= Obtüratör, ya da enstantane,

  7. Dijital sensör, işlemci ve kayıt ortamı (SD kart vs.)

  8. Ekran

kesit1 genel yapı

DSLR-Kesit-02-500x500 E-30-kesit

OBJEKTİF

Fotoğraf makinelerinin önünde bulunan ve fotoğraflanacak görüntüyü sensör yüzeyine yansıtan fotoğraf makinesi parçasına objektif adı verilir. Objektifler birkaç mercek ya da mercek grubunun bir araya gelmesinden oluşur. Objektifler yüksek teknoloji ile üretilen, karmaşık yapılara sahip fotoğraf makinesi parçalarıdır. Görüntü kalitesi üzerinde önemli etkileri bulunan bu cihazlar, insan gözü mantığı üzerine tasarlanmışlardır. Net, berrak ve keskin fotoğraflar çekmenin temel yolu (tek yolu değil) kaliteli bir objektif kullanan bir fotoğraf makinesi kullanmaktan geçer.

Objektifler netleme işini yapan yapılardır. Bunun için objektifin içinde bulunan merceklerden bir kısmı hareket ettirilir. Uzaktaki bir nesneye netlik yapıldığında objektif ile film ya da sensör yüzeyi arasındaki mesafeye ‘odak uzaklığı’ adı verilir. Odak uzaklığı mm cinsinden ölçülür ve objektiflerin tanımlanmalarında kullanılan bir birimdir. 35 mm formatı için yaklaşık olarak 50mm odak uzaklıklı objektif insan gözünün verdiği etkiyi verir. Bu değerin biraz altı geniş açı, üstü ise dar açılı görüntü sağlar. Objektiflerin kadraj içine dahil edebildikleri alana kaplama alanı denir. Bu alan, objektifin görüş açısı ile ilişkilidir. Bu açıya göre objektifler temel olarak odak uzaklıklarına göre 4 bölüme ayrılır:

  1. Normal Objektifler: 50 mm’lik odağa sahiptirler.
  2. Geniş Açılı Objektifler: 50 mm’nin altındaki odak uzaklığına sahip objektifler daha geniş kaplama alanına sahiptirler.
  3. Dar Açılı Objektifler: 50 mm’nin üzerindeki odak uzaklığına sahip objektifler daha dar kaplama alanına sahiptirler.
  4. Değişken Odaklı Objektifler: Özel bir mekanizma yardımı ile objektifin odak uzaklığı değiştirilebilir. Bu da kullanıcıya verilen değerler arasındaki bütün objektifleri kullanıyormuşcasına bir rahatlık sağlar. Bu objektiflerde odak uzaklığı iki numara ve bunların arasına ‘-‘ işareti konularak gösterilir. Örneğin 35-70mm ibaresi bu objektifin değişken odak uzaklığına sahip olduğu anlamına gelir.

Görüş açısı: Objektifin film ya da sensör yüzeyine aktardığı görüntünün sınırlarının görüntü merkezinde yaptığı açı görüş açısıdır. Bu değer odak uzaklığı ile ters orantılıdır. Yani odak uzaklığı arttıkça görüş açısı azalır. Odak uzaklığı 50mm olan standart objektif için görüş açısı yaklaşık 46 derecedir. Bu değer 100mm için 24, 200mm için 12, 35mm için 54, 20mm içinse 84 derece olur.

0123

0124 0125

DİYAFRAM

eye-diagram-for-iris-and-pupilYukarıda belirttiğimiz üzere objektifler insan gözünün bir kopyasıdır. Gözümüzde ışık kontrolü iris adı verilen özel bir yapının oluşturduğu pupil adlı deliğin kısılıp genişlemesi ile sağlanırken, objektiflerde bu görev diyafram adı verilen özel bir mekanizma ile sağlanır. Anlaşıldığı üzere diyafram, makinenin gövdesine değil, objektife ait bir yapıdır.

diyaframbicaklariDiyafram, metal yapraklardan (bıçaklardan) oluşur ve bir mekanizma ile bu yaprakların açılıp kapanması sağlanır. Bu sistem 2 temel işlevi görür:

  1. Makine içine girecek olan ışığın şiddetini artırıp, azaltmaya yarar,
  2. Aynı gözümüz gibi kıstıkça daha net görüş alanı oluşturur (bkz. net alan derinliği)

Objektifin diyafram açıklığı ” f “ işareti ile belirtilir.  ‘f’ değeri olarak tanımlanan diyafram açıklığını belirten ölçü, aşağıdaki gibi rakamlardan oluşur:

 

1- 1.4- 2- 2.8- 4 -5.6 -8- 11- 16- 22- 32

0126

Bir objektifin diyafram açıklığı ne kadar fazla ise bu durum o objektifin daha kaliteli olduğu anlamına gelir. Büyük diyafram açıklığına sahip objektifler ile çoğu zaman daha az ışıkla daha aydınlık fotoğraf çekebilmek mümkündür. İster kompakt, ister profesyonel fotoğraf makinesi olsun, diyafram açıklığının fazla oluşu o cihazın ya da objektifin fiyatının artmasına sebep olur. Çünkü bu tip objektifleri üretmek hem zor hem de pahalı bir işlemdir.

ALAN DERİNLİĞİ: Fotoğraflanan konunun önünde ve arkasında belli bir alan da net olarak görünür. Bu net görünen mesafeye alan derinliği adı verilir. Alan derinliği diyafram ve odak uzaklığı ile kontrol edilen bir değerdir. Diyaframı kıstıkça (f22 gibi) alan derinliği artar, açtıkça (f2 gibi) alan derinliği azalır.

PERDE (=OBTURATÖR=SHUTTER)

0128Işığın film üzerine düşme süresini belirleyen mekanik bir sistemdir. Deklanşöre basıldığı anda perde açılır ve girilen perde hızı kadar süre açık kaldıktan sonra kapanır. Bu süreler saniyenin katları kadardır. Örneğin 30, 15, 8, 4, 2, 1/1, 1/2, 1/4, 1/8, 1/15, 1/30, 1/60, 1/125, 1/250, 1/500, 1/1000 gibi. Makinede 1/1 değerini ayarladığımız zaman bunun anlamı, perdenin 1 saniye süresince açık kalacağı ve görüntünün 1 saniye süreyle sensör üzerine düşmeye devam edeceğidir. Oysa 30 değerinde bu işlem 30 saniye süresince 1/30’da ise saniyenin 30’da biri kadar zaman zarfında oluşacaktır.

Obtüratörün iki fonksiyonu vardır:

  1. Makine içine giren ışığı enerji seviyesine göre uygun miktarda sabitlemek.
  2. Hareketi sabitlemek.

AYNA

Objektiften gelen görüntüyü vizöre aktarmak üzere pentapizma ve refleks aynaya yansıtan aynadır. Perdenin ve doğal olarak sensörün önünde yer alır. Deklanşöre basılınca yukarı doğru kalkarak yere paralel hale gelir ve görüntünün sensör üzerine düşmesine olanak verir. Bu esnada vizöre aktarılan görüntü kesilir.

DSLR-Kesit-01-600x520 DSLR_nasıl_çalışır-600x340

VİZÖR (Bakaç)

Fotoğrafını çekeceğimiz bölgeyi kadrajlamak ve fotoğrafa nelerin dahil olduğunu ve nasıl görüneceğini görmek üzere baktığımız optik veya elektronik (LCD ekran) sistemin adıdır.

Optik vizör: Biriktirici Lens, Pentaprisma, Düzeltici merceklerden oluşur. SLR’lerde objektifin içinden gelen görüntüyü aktarır.

POZOMETRE (Işıkölçer)

Günümüzde hemen tüm fotoğraf makinelerinin içinde pozometre (ışıkölçer) bulunmaktadır. Işıkölçer, makinenin seçtiğimiz ISO değerini dikkate alarak, doğru diyafram açıklığı ve perde hızını belirleyebilmek için var olan ışığın miktarını ölçer. Ayrıca el ışıkölçerleri de bulunmaktadır. Bu aygıtlar kullanıcıya daha fazla seçenek sunarlar ve daha hassastırlar.

DİJİTAL SENSÖR ve İŞLEMCİ

0130Bilindiği gibi dijital resim noktacıklardan (“piksel”lerden) oluşur. Dijital fotoğraf makinesinin sensörü de aslında üzerine piksel filtresi geçirilmiş bir mikroçiptir. Bu piksel filtresi aşağıdaki gibi temel renklerden oluşan bir matristir. Her bir piksel elektrod vasıtasıyla sensöre bağlıdır. Yakalanan renk bilgisi bu şekilde sensöre ulaşır. Çalışma prensibi son derece basittir. Bu matris üzerindeki her bir noktaya düşen ışık, dalgaboyuna göre davranış gösterir. Kırmızı renkli pikseller ışığın kırmızı tonlarını yakalar (emer, absorbe eder), mavi olanlar maviyi, yeşil olanlar da yeşili. Farzedelim ki çekilen resimde sadece kırmızı var. Bu durumda mavi ve yeşil pikseller hiç ışık yakalayamayacağı için sensöre ulaşan tek renk bilgisi kırmızı olacaktır.

0131

  • CMOS:Complementary Metal Oxide Semiconductor
  • CCD: Charge Coupled Device

Işığın nasıl olup da dijital (sayısal) bir bilgiye çevrildiğini de şöyle anlatalım: Her bir piksel, üzerine çarpan ışığı oluşturan “foton” parçaçıklarını yakalar (emer, absorbe eder). Foton aslında son derece küçük enerji parçacıklarıdır. Her bir piksel tarafından yakalanan fotonlar bir “fotodiyot” tarafından elektrik yüküne çevrilir. Bu elektrik yükü daha sonra voltaja çevrilir. En sonunda da makinenin içindeki önemli bir parça olan “Analogdan Sayısala Dönüştürücü” (Analog to Digital Converter) tarafından sayısal bilgiye dönüştürülür. Bu dönüştürme işlemi aslında oluşan voltajın gücünü ölçmekten ibarettir. (Burada bir not düşelim: Dikkat edilirse bu matriste yeşil piksellerin sayısı kırmızı ve mavinin toplamı kadardır. Bunun nedeni yeşilin diğer iki renk kadar güçlü olmamasıdır. Soldaki matrise dikkat ederseniz, gözünüz tüm renklerin dengeli dağıldığını algılayacaktır. Eğer yeşil piksel sayısı diğerleri kadar olsaydı kırmızı ve mavi o kadar baskın olacaktı ki yeşil renk zor fark edilecekti. Bu tamamen insan gözünün algılamasıyla ilgili bir durumdur.)

İşlemci: Sensörden gelen elektrik sinyallerini toplayıp, dijital kodlara dönüştüren ve ekran üzerinde görüntülenebilir forma çevirerek, RAW, JPEG, TIFF, NEF gibi formatlarda kaydedilmek üzere kayıt organına aktaran karmaşık elektronik sistemlerdir.

Kayıt ortamı olarak çoğunlukla Secure Digital Kart ya da Compact Flash kart kullanılır. Multi Memory Stick, Mini SD gibi diğer kayıt ortamları da mevcuttur.

EKRAN: 

samsung_nx30_tiltEskiden sadece çekim sonrası izleme imkanı sunan LCD (veya LED) ekranlar günümüzde Live-view özelliğine sahip hale gelmiştir. Ekran boyutunun büyük olması elbette ki daha avantajlıdır. Aynı zamanda ekranın hareketli oluşu, zor koşullarda rahat kullanım avantajı getirmektedir.

canon-70d-test-resimleriGünümüzde dokunmatik ekran teknolojisi ile pek çok ayar daha hızlı yapılabilir hale gelmiştir. Yakın gelecekte netleme yapılacak nokta ve ışık ölçümü yapılacak alan dokunmatik ekran üzerinden belirlenecek ve çok daha esnek çalışma imkanı elde edilebilecektir. DSLR’lerin Android İşletim Sistemi ile entegre edilmesi halinde, kamera üzerinde bilgisayara ihtiyaç duymadan görüntü paylaşımı,  görüntü düzenleme, çekim kontrol işlemleri vs. çok daha hızlı ve pratik hale gelebilecektir. 2014 yılına gelinmesine rağmen bu teknolojinin neden hala hayata geçirilmediği ayrı bir soru işaretidir. 🙂 30.11.2014 Kemal BEĞENDİK.

%d blogcu bunu beğendi: